Bedenimiz, Haklarımız, Geleceğimiz: 28 Mayıs ve Kadın Sağlığında Küresel Eşitsizlik

Tarihsel süreç boyunca kadın mücadelesi yalnızca seçme-seçilme hakkı, eğitim hakkı ya da eşit işe eşit ücret talebiyle sınırlı kalmadı. Bu mücadelenin en görünmez ama en hayati alanlarından biri, kadının kendi bedeni üzerindeki söz hakkı ve ayrımcılığa uğramadan nitelikli sağlık hizmetine erişim mücadelesi oldu. İşte tam da bu nedenle 1987 yılından bu yana her yıl 28 Mayıs, “Uluslararası Kadın Sağlığı Hareketi Günü” olarak anılıyor.

Bu özel gün, kadın sağlığının yalnızca biyolojik bir konu olmadığını; ekonomik, politik ve toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin tam merkezinde yer alan küresel bir insan hakkı meselesi olduğunu dünyaya yeniden hatırlatıyor.

Peki bugün dünyada ve ülkemizde kadın sağlığı hangi noktada? Bilimsel literatür ve güncel veriler bize ne söylüyor?

Gerçek şu ki; sağlık alanındaki teknolojik gelişmelere rağmen kadınlar hâlâ sağlık hizmetlerine erişimde, tanı süreçlerinde, bilimsel araştırmalarda ve koruyucu sağlık hizmetlerinde sistematik eşitsizliklerle karşı karşıya kalmaya devam ediyor.

Birleşmiş Milletler, Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Dünya Ekonomik Forumu ve McKinsey Health Institute tarafından yayımlanan güncel raporlar, kadın sağlığındaki küresel boşluğun düşündüğümüzden çok daha derin olduğunu ortaya koyuyor.

Literatürdeki en çarpıcı verilerden biri, kadınların yaşamlarının önemli bir bölümünü erkeklere kıyasla daha kötü sağlık koşullarında geçirmek zorunda kalmasıdır. Araştırmalar, kadınların erkeklerden ortalama %25 daha fazla süreyi sağlıksız geçirdiğini ve bunun kadın başına yaşam boyunca yaklaşık 9 yıllık sağlık kaybına karşılık geldiğini gösteriyor. Üstelik bu farkın önemli bir bölümü biyolojik nedenlerden değil; sağlık hizmetine erişimdeki eşitsizliklerden, tanıda gecikmelerden ve kadınların bilimsel çalışmalarda yeterince temsil edilmemesinden kaynaklanıyor.

Kadın bedeni, modern tıbbın gelişim sürecinde uzun yıllar boyunca “ikincil” bir alan olarak değerlendirildi. Klinik ilaç araştırmalarının büyük kısmı erkek bedenleri üzerinden yürütüldü. Bunun sonucu olarak kadınlarda kalp krizi belirtileri, ilaç yan etkileri, otoimmün hastalıkların seyri ve hormonal farklılıkların etkileri uzun yıllar yeterince anlaşılamadı. Bugün hâlâ birçok kadın, erkeklerdeki “klasik” semptomlara göre oluşturulmuş tanı algoritmaları nedeniyle geç tanı alma riskiyle karşı karşıya kalıyor.

Özellikle kardiyovasküler hastalıklar bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Kadınlarda kalp krizi çoğu zaman erkeklerde görülen tipik göğüs ağrısından farklı belirtilerle ortaya çıkabiliyor; nefes darlığı, halsizlik, mide bulantısı veya sırt ağrısı gibi daha silik semptomlarla seyredebildiği için tanıda gecikmeler yaşanabiliyor. Oysa kardiyovasküler hastalıklar dünya genelinde kadın ölümlerinin en önemli nedenlerinden biri olmaya devam ediyor.

Kadın sağlığındaki eşitsizliğin en dramatik sonuçlarından biri ise anne ölümlerinde görülüyor. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre bugün dünyada her iki dakikada bir kadın; gebelik, doğum veya doğum sonrası komplikasyonlar nedeniyle yaşamını kaybediyor. Bu ölümlerin büyük çoğunluğu ise önlenebilir nedenlerden kaynaklanıyor. Yani sorun yalnızca tıbbi değil; sağlık hizmetine erişim, yoksulluk, eğitim ve sosyal destek mekanizmalarıyla doğrudan ilişkili.

Kadın sağlığı yalnızca fiziksel hastalıklarla da sınırlı değil. Ruh sağlığı alanında da ciddi bir eşitsizlik söz konusu. Dünya genelinde kadınlar depresyon ve anksiyete bozukluklarını erkeklere göre yaklaşık iki kat daha fazla deneyimliyor. Şiddet, ekonomik yük, bakım verme sorumluluğu, toplumsal baskılar ve güvencesizlik; kadınların psikolojik yükünü derinleştiren temel etkenler arasında yer alıyor.

Bir başka önemli ama çoğu zaman görünmez bırakılan konu ise “regl yoksulluğu.” Dünyanın birçok bölgesinde milyonlarca kız çocuğu ve kadın, temel hijyen ürünlerine erişemediği için eğitimden, sosyal yaşamdan ve hatta çalışma hayatından uzak kalabiliyor. Regl ürünlerine erişimin hâlâ ekonomik bir ayrıcalık haline gelmesi, kadın sağlığı açısından ciddi bir sosyal adalet sorunu oluşturuyor.

Üstelik bütün bu tablo yalnızca sağlık alanını değil, ekonomiyi ve toplumsal kalkınmayı da doğrudan etkiliyor. Dünya Ekonomik Forumu’nun yayımladığı raporlar, kadın sağlığındaki eşitsizliklerin azaltılmasının 2040 yılına kadar küresel ekonomiye yıllık yaklaşık 1 trilyon dolarlık katkı sağlayabileceğini ortaya koyuyor. Çünkü kadının sağlığı yalnızca bireysel bir iyilik hali değil; üretim gücü, toplumsal refah ve sürdürülebilir kalkınmanın temel belirleyicilerinden biridir.

Türkiye’ye baktığımızda ise iki farklı tabloyla karşılaşıyoruz. Bir tarafta özellikle ana-çocuk sağlığı alanında elde edilen önemli başarılar; diğer tarafta ise önleyici sağlık hizmetleri ve toplumsal farkındalık alanında aşılması gereken önemli eşitsizlikler bulunuyor.

Sağlık Bakanlığı ve TÜİK verilerine göre Türkiye, anne ölüm oranlarının azaltılmasında son yirmi yılda önemli bir başarı hikâyesi yazdı. 2005 yılında yüz bin canlı doğumda 28,5 olan anne ölüm oranı, son yıllardaki resmi verilere göre yaklaşık 11,5 seviyelerine kadar geriledi. Bu düşüş; birinci basamak sağlık hizmetlerinin, doğum öncesi izlemlerin ve koruyucu sağlık politikalarının ne kadar hayati olduğunu açıkça gösteriyor.

Ancak aynı başarıyı erken tanı ve tarama programlarında görmekte zorlanıyoruz. OECD verilerine göre Türkiye’de kadınların meme kanseri taramalarına katılım oranı hâlâ OECD ortalamasının gerisinde seyrediyor. Rahim ağzı kanserini önlemede en etkili yöntemlerden biri olan HPV aşısının ulusal aşı programına ücretsiz şekilde dahil edilmemiş olması ise kadın sağlığı politikaları açısından hâlâ önemli bir tartışma alanı olmaya devam ediyor.

Bugün kadın sağlığını konuşurken yalnızca hastalıkları değil; sağlık hizmetine erişimi, ekonomik eşitsizlikleri, dijital sağlık okuryazarlığını, ruh sağlığını, güvenli çalışma koşullarını, şiddeti ve sosyal politikaları birlikte değerlendirmek zorundayız. Çünkü kadın sağlığı yalnızca hastanelerde çözülebilecek bir mesele değildir. Bu konu; eğitimden ekonomiye, şehir planlamasından çalışma yaşamına kadar toplumun bütün yapılarıyla ilişkilidir.

28 Mayıs’ın temel çağrısı tam da bu nedenle çok nettir: Sağlıkta bilimin, eşitliğin ve insan haklarının yanında durmak.

Kadın sağlığını güçlendirmek için; koruyucu sağlık hizmetlerinin yaygınlaştırılması, HPV aşısının erişilebilir hale getirilmesi, regl yoksulluğuyla mücadele edilmesi, üreme sağlığı hizmetlerinin güçlendirilmesi, dijital sağlık taramalarının mahalle ölçeğine kadar yaygınlaştırılması ve kadınların bilimsel araştırmalarda daha görünür hale getirilmesi artık ertelenemez bir gerekliliktir.

Dünya Ekonomik Forumu, mevcut hızla ilerlersek küresel cinsiyet eşitsizliğinin kapanmasının 100 yılı aşkın süre alabileceğini söylüyor. Ancak kadınların sağlıklı, güvenli, şiddetsiz ve eşit bir yaşam sürmesi için bir yüzyıl daha bekleyecek zamanımız yok.

Unutmayalım ki; kadının sağlıklı olmadığı bir toplumda ne üretim sürdürülebilir olabilir, ne demokrasi güçlenebilir ne de gelecek kuşaklar güvenle büyüyebilir. Çünkü kadın sağlığı yalnızca bireysel bir mesele değil; toplumun vicdanını, kalkınmasını ve geleceğini belirleyen temel bir insan hakkıdır. Sağlık hakkı bir lütuf değil, her kadının en temel yaşam hakkıdır.

window.dataLayer = window.dataLayer || []; function gtag(){dataLayer.push(arguments);} gtag('js', new Date()); gtag('config', 'G-PPV6YT9CVE');