Her 8 Mart geldiğinde aynı manzarayla karşılaşıyoruz: karanfiller dağıtılıyor, sosyal medya "Kadınlar Günümüz kutlu olsun" mesajlarıyla dolup taşıyor, kimi iş yeri çalışanlarına çiçek dağıtıyor, kimi siyasetçiler tribünlere oynayan cümleler kuruyor. Sonra saat gece yarısını vuruyor ve her şey eski haline dönüyor. Kadınlar yine aynı tehditlerle, aynı eşitsizliklerle, aynı görünmezlikle baş başa kalıyor. Bu tablo beni her yıl derinden rahatsız ediyor; çünkü 8 Mart bir kutlama günü değildir. 8 Mart, tarihsel kökleri itibarıyla bir hak arama günüdür; emekçi kadınların insanca yaşam koşulları, eşit ücret ve insan onuruna yaraşır muamele talebiyle sokağa çıktığı bir mücadele günüdür.
Bu gerçeği hatırlatmak zorundayım; çünkü Türkiye'de 8 Mart'ın anlamı yıllar içinde sistematik biçimde aşındırıldı. Mücadele, tüketim kültürünün ve siyasi popülizmin arasında eritildi. Kadınlara çiçek verilirken, aynı ülkede her gün kadınlar şiddete maruz kalıyor. Kadın cinayetleri haberleri sıradan haber akışının bir parçası haline geldi; bu, toplumsal vicdanın ne denli köreltildiğinin en acı göstergesidir. Bir yanda törenlerle dağıtılan karanfiller, diğer yanda adalet arayan ailelerin çığlıkları… Bu çelişki, artık görmezden gelinemeyecek kadar derin ve kadar acıdır.
Ben bir avukatım. Mahkeme koridorlarında şiddet mağduru kadınların dosyalarını gördüm. Koruma kararı almak için aylarca bekleyen, uzaklaştırma kararına rağmen eski eşinin tehditleriyle yaşamak zorunda kalan, boşanma sürecinde yoksulluğa itilen kadınların hikâyelerini bizzat yaşadım. Ben bir anneyim. Kızıma güvenli bir gelecek vaat edebilmek istiyorum; ama yasalar kâğıt üzerinde var olmasına rağmen uygulanmadığında, koruma kararları caydırıcı olmadığında, adalet mekanizması işlemediğinde, sözlerim havada kalıyor. Kadını koruyan yasalar mevcut; sorun, bu yasaların etkin biçimde hayata geçirilmemesidir. Ben siyasetin içinde olan bir kadınım. Karar mekanizmalarında kadınların varlığının sembolik değil, gerçek ve belirleyici olması gerektiğine inanıyorum. Ve ben bir yurttaşım; Cumhuriyet'in bana tanıdığı eşit yurttaşlık hakkının bugün fiilen aşındırılmasına sessiz kalamıyorum.
Bu gerçekler ortadayken, Türkiye'nin İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmesi kadın hakları mücadelesine vurulan en ağır darbelerden biri olmuştur. İstanbul Sözleşmesi, kadına yönelik şiddetin önlenmesi için uluslararası alanda hazırlanmış en kapsamlı hukuki çerçeveydi; üstelik adını bu ülkeden, bizim şehrimizden almıştı. Bir sözleşmeye imza atmak onur, ondan çekilmek ise utançtır. Kadın cinayetlerinin her gün manşetlere taşındığı bir ülkede, şiddeti önlemeye yönelik en güçlü uluslararası taahhütten geri adım atmak, kadınlara açıkça "sizi korumak önceliğimiz değil" demektir. İstanbul Sözleşmesi'ne yeniden taraf olunması yalnızca hukuki bir zorunluluk değil, aynı zamanda bu ülkenin kadınlarına borçlu olduğu bir vicdan borcudur. Yasalar var ama uygulanmıyor diyoruz; peki uygulanması için bizi bağlayan uluslararası denetim mekanizmasından neden vazgeçildi? Bu sorunun siyasi değil, insani bir yanıtı olmalıdır.
Türkiye'de kadın sorunu yalnızca bir şiddet sorunu değildir. Kadın yoksulluğu, eğitime erişimde eşitsizlik, istihdamda ayrımcılık, ev içi görünmez emeğin hiçbir biçimde karşılık bulmaması, bakım yükünün neredeyse tamamının kadınların omuzlarına yıkılması… Bütün bunlar, yapısal bir eşitsizliğin farklı yüzleridir. Ve bu yapısal eşitsizlik, ancak güçlü bir hukuk devleti anlayışıyla, laik ve demokratik bir düzenle, toplumsal adalet ilkesine sadık bir yönetim anlayışıyla ortadan kaldırılabilir.
Cumhuriyet, Türk kadınına tarihte eşi görülmemiş haklar tanımıştır. Seçme ve seçilme hakkı, eğitim hakkı, medeni haklar… Bunlar, zamanının çok ötesinde devrimci adımlardı. Ancak bugün o kazanımları hatırlamak yetmiyor; onları yeniden sahiplenmek ve güçlendirmek zorundayız. Laiklik ilkesi, kadınların kamusal alanda eşit bireyler olarak var olabilmesinin temel güvencesidir. Hukuk devleti, kadınların yaşam hakkının ve güvenliğinin siyasi çıkarlara feda edilmemesinin yegâne teminatıdır. Eşit yurttaşlık, kadınların yalnızca oy kullanan değil, yöneten, karar veren, denetleyen bireyler olarak siyasetin ve toplumun merkezinde yer almasıdır.
Kadın hakları meselesi, duygusal söylemlerle, yılda bir gün gönderilen tebrik mesajlarıyla ya da sosyal medyada paylaşılan güzel sözlerle çözülebilecek bir mesele değildir. Bu mesele, ancak hukukla, demokrasiyle, eşitlikçi politikalarla ve toplumsal dönüşüme yönelik kararlı bir iradeyle çözülür. Kadınların karar mekanizmalarında daha güçlü bir biçimde temsil edilmesi, yalnızca bir adalet talebi değil, aynı zamanda toplumun bütününün geleceği için bir zorunluluktur.
8 Mart'ta söylenmesi gereken en temel şey şudur: Kadınların gerçekten güvende olduğu, sokakta özgürce yürüyebildiği, emeğinin karşılığını aldığı, şiddetten korunduğu, adalete erişebildiği ve eşit yurttaş olarak yaşadığı bir Türkiye kurulmadan, 8 Mart'ın sadece çiçeklerle kutlanmasının hiçbir anlamı yoktur. Karanfiller solacak, tebrik mesajları unutulacak; ama kadın mücadelesi, bu ülkede her kadın eşit ve özgür olana dek sürecektir. Gerçek kutlama, ancak kadınların yaşam hakkının ve özgürlüğünün anayasal güvence altına alındığı, hukukun işlediği, adaletin tecelli ettiği bir ülkede mümkün olacaktır. O gün gelene kadar 8 Mart bir kutlama değil, bir hesap sorma günüdür.
8 Mart 202