Yaklaşan ara seçimler, Türkiye'nin çözmekte zorlandığı yapısal bir soruyu yeniden gündeme taşıyor: Karar alma mekanizmalarında kadınlar neden hâlâ görünmez?
7 Haziran'da bazı beldelerde gerçekleştirilecek ara seçimler, yalnızca belediye başkanı ya da muhtar seçiminden ibaret değil. Bu seçimler, Türkiye'nin uzun yıllardır çözmekte zorlandığı yapısal bir sorunu da yeniden gündemin merkezine taşıyor: Kadınların karar alma mekanizmalarındaki sistematik yokluğu.
Demokrasi yalnızca sandığa gitmekten ibaret değildir. Demokrasi; toplumun tüm kesimlerinin, yönetim kararlarını fiilen şekillendirdiği zaman anlam kazanır. Oysa Türkiye'de bu anlam henüz tam karşılığını bulamamaktadır.
31 Mart 2024 yerel seçimleri sonrasında seçilen kadın belediye başkanı sayısı 78'e yükseldi. Bu 2019'daki 42 rakamına kıyasla anlamlı bir ilerleme; ancak tüm belediye başkanlarının yalnızca yaklaşık yüzde 11'ine karşılık geliyor. KA.DER verilerine göre tablo başkanlıkla sınırlı değil: Kadın belediye meclis üyesi oranı yüzde 4,2'de kalırken, il genel meclisi üyelerinde bu oran yüzde 3,2'ye, mahalle muhtarlıklarında ise yüzde 2,3'e düşüyor. Belediyelerin onda dokuzu erkekler tarafından yönetiliyor; 81 ilin yalnızca 11'inde kadın il belediye başkanı bulunuyor.
Yerel yönetim, vatandaşın gündelik yaşamına en çok dokunan yönetim kademesidir. Ama paradoks tam da burada: Kadınlara en yakın olan bu yönetimler, kadınların en az temsil edildiği yerlerdir.
KÜRESEL TABLO
Sorun yalnızca Türkiye'ye özgü değil. Uluslararası Parlamento (IPU)'nun Mart 2025 tarihli raporuna göre küresel parlamentolarda kadın temsil oranı yüzde 27,2'ye ulaşmış; ancak 2024 yılındaki ilerleme son sekiz yılın en yavaşı olarak kayıt altına girmiştir. Mevcut gidiş hızıyla parlamentolarda cinsiyet eşitliği 2063 yılına kadar sağlanamayacak. Bu bir projeksiyon değil, matematiksel bir hesap.
"Parlamentolarda kadın temsil oranı yüzde 27,2. Mevcut ilerlemehızıyla cinsiyet eşitliğine ulaşmak için 2063'ü beklememiz gerekecek."
ENGELLER
Araştırmalar kadınların siyasete katılımını sınırlandıran engellerin yalnızca bireysel değil, her katmana sızmış yapısal sorunlar olduğunu gösteriyor:
Toplumsal cinsiyet kalıpları: Siyaset hâlâ erkekler için tasarlanmış bir alan. Özellikle yerel siyasette akşam toplantıları, uzun saha saatleri ve yoğun kampanya temposu; bakım yükünün büyük bölümünü taşıyan kadınların önüne görünmez bir duvar öriyor.
Ekonomik eşitsizlik: Seçim kampanyaları ciddi mali kaynak gerektiriyor. Gelir, mülkiyet ve sermayeye erişim açısından süregelen cinsiyet uçurumu, kadınların siyasal rekabete girişini baştan sekteye uğratıyor.
Aday belirleme süreçleri: Kadın adaylar çoğu zaman kazanılması güç bölgelere ya da listelerin alt sıralarına yerleştiriliyor. Parti içi karar alma mekanizmalarına erişimleri ise hâlâ kısıtlı.
Dijital şiddet ve yıldırma: Kadın siyasetçiler sosyal medyada erkek meslektaşlarına oranla çok daha yoğun cinsiyetçi saldırı, itibarsızlaştırma ve tehdidle karşılaşıyor. Bu atmosfer, nitelikli kadınların siyasete girmeden vazgeçmesine yol açıyor.
NE YAPMALIYIZ?
1990'ların başında Ruanda'da kadınlar parlamentonun yüzde 19'unu oluşturuyordu. 2003 anayasası, seçilmiş organlarda kadınlar için yüzde 30 kota zorunluluğu getirdi. Sonuç çarpıcıydı: 2008 seçimlerinde kadın oranı yüzde 56'ya, 2013'te yüzde 64'e yükseldi. Temmuz 2024 seçimlerinde ise kadınlar parlamentonun yüzde 63,8'ini oluşturuyordu — dünya birincisi. Kota yalnızca bir tavan değil, aynı zamanda kültürel bir dönüşümün tetikleyicisi oldu. Bu bir idealizm değil, kanıtlanmış kamu politikası.
Ruanda deneyimi bize somut bir ders veriyor: Yapısal müdahale olmadan kültürel dönüşüm çok yavaş ilerliyor. Türkiye'nin dört alanda harekete geçmesi gerekiyor.
Her şeyden önce yasal çerçeve güçlendirilmeli. Aday listelerinde kadın-erkek eşit temsili zorunlu kılan düzenlemeler, birer tercih meselesi olmaktan çıkarılmalı. Kota sistemi tartışılabilir; ama Ruanda'dan İskandinav ülkelerine uzanan başarı hikâyeleri, yapısal teşviksiz eşitliğin kendiliğinden gelmediğini açıkça ortaya koyuyor.
İkinci olarak bakım ekonomisi siyasi gündemin merkezine alınmalı. Kreş, yaşlı bakım desteği ve esnek çalışma modelleri yalnızca sosyal politika değil; aynı zamanda demokratik katılım politikasıdır. Bakım yüküne mahkum edilen birinin siyaset sahnesine çıkması yapısal olarak zorlaştırılmış demektir.
Üçüncü olarak kadın liderlik programları yaygınlaşmalı. Üniversiteler, sivil toplum kuruluşları ve belediyeler, genç kadınların siyasi liderlik becerilerini erken yaşta geliştirecek programlar oluşturmalı.
Son olarak medyanın dili değişmeli. Kadın siyasetçinin görünüşü, kıyafeti ya da aile hayatı değil; projeleri, vizyonu ve topluma sunduğu çözümler gündem olmalı. Dil şekillendirmez; dil inşa eder.
Bugün mesele yalnızca daha fazla kadın belediye başkanı seçmek değildir. Mesele, toplumun yarısının bilgi birikimini, deneyimini ve liderlik kapasitesini karar alma mekanizmalarına taşıyabilmektir. Yerel yönetimlerde kadın temsili bir 'kadın meselesi' değil, daha güçlü demokrasi, daha kapsayıcı kalkınma ve daha adil bir toplum meselesidir. Demokrasi, kadınların yalnızca oy kullandığı değil; yönettiği, karar aldığı ve geleceği şekillendirdiği zaman gerçek anlamına kavuşacaktır.