KAOSUN KARANLIĞINDAN, KIZILELMA’NIN ŞAFAĞINA

Bugün dünya siyaseti, eşi görülmemiş bir karmaşanın içinden geçiyor.

Bu yeni dönemde siyaseti, sadece günlük akışıyla, yüzeysel ve oy kaygısıyla okumak en büyük yanılgı hatta en büyük ihanet olacaktır.

Devletlerin ayakta kalabilmesi ve doğru adımlar atabilmesi, geçmişin derslerini yarına taşıyan bir devlet aklı ve milli hafıza ile mümkündür.
Gerçek devlet aklı ise dünün tecrübelerini bugünün gerçekleriyle harmanlayarak atılacak her adımı rasyonel bir temele oturtur ve geleceğe yön verir.

Nitekim malumunuz Türkiye yaklaşık elli yıldır asimetrik bir çatışma modeliyle ve çok uluslu destek gören bir terör sarmalıyla mücadele etmektedir.

Bu süreçte uygulanan askeri, hukuki ve sosyolojik politikaların verileri devletin hafızasındadır.

Ancak geçmişe dair bilgiler ve tecrübeler tek başına yetmez.

Çünkü devlet, her ne olursa olsun ufkun ötesini öngörebilmek,

Bir adım sonrasının nereye varacağını, o kararın on yıl sonra hangi kapıları açacağını ya da kapatacağını da önceden görmek zorundadır.

Orta Doğu’nun paramparça edildiği, hemen güneyimizde küresel sermayenin yeni vekiller aradığı bir dönemde, popülist,sosyal medya siyaseti yapılması intihardan başka bir şey olmaz.

İşin sonunu düşünmek, akıbeti hesaplamak, felaket gelip kapıya dayanmadan önce o kapıya çelikten bir kilit vurmak,

Terörsüz Türkiye” ufkunu işaret etmek, iç cepheyi güçlendirmek,geçmiş veriler ışığında bir durum tespiti yapıp yeni bir strateji belirlemek ise devlet aklıdır.

İçerideki silahlı unsurların uluslararası konjonktürden ve küresel güçlerden bağımsız hareket etmediği bir düzlemde, terör sadece baskılanabilir ancak kaynağında kurutulamaz.

Bu nedenle “Terörsüz Türkiye” hedefi; mevcut durumu kabullenmek yerine, bu gerçeği idrak ederek sorunu kökünden çözecek yepyeni bir strateji geliştirmek anlamına gelmektedir.

Ancak bu kadar büyük ve köklü bir adımı atmak; boş sloganlarla, anlık öfkelerle veya sadece kalabalıkların hoşuna gidecek popülist siyaset ile başarılamaz.

Küresel sermaye, iç cepheyi zayıflatarak ve içimizdeki aparatları kullanarak ülkemizi Suriyeleştirmek, Iraklaştırmak isterken; o aparatların elinden bütün meşruiyet zeminini ve silahı çekip almak, yarına dair alınmış en hayati karardır.

Bu kararlar alınır ve uygulanırken, geçmiş acıların etkisiyle millet, haklı olarak öfkelenebilir ve yine haklı olarak duygusal tepkiler gösterebilir.

Ancak devlet yönetimi bu duygusallığa kapılarak hareket edemez.

Devletin bekası, kararların duygulara göre değil; tamamen soğukkanlı, akılcı ve somut gerçeklere dayanarak alındığında sağlanabilir.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Beyler ülke yönetiyoruz ülke, millet yönetiyoruz millet. Oyuncak değil!” sözleri ve Devlet Bahçeli’nin “Türkiye’yi yönetmek ciddiyet ister. Türkiye’yi yönetmeye talip olmak dirayet, azamet ve ağır bir mesuliyet ister” diyerek kürsüye yumruğunu vurması boşuna değildir.

Denklem o kadar karışık ki sadece gerçekçi hesaplar yapmak da yeterli olmamaktadır.

Çünkü denklemin bir de görünmeyen sosyolojik, hukuki ve bölgesel derinliği vardır.

Türkiye’nin başına bela edilen bu elli yıllık cenderenin sadece dağdaki üç beş eşkıyadan ibaret olmadığını, sorunun yapısal doğasını, sosyolojik derinliğini, tarihsel arka planını ve hukuki çerçevesini bütünüyle kavramak gerekir.

Gerçekten de “Terörsüz Türkiye” ufkunda ortaya konan bu kararlılık, terör sorununu ve onun siyasi uzantılarını o kadar doğru ve derinlemesine analiz etmiştir ki; atılan bu adımla terör örgütünün ve onu destekleyen dış güçlerin elindeki tüm bahaneler ve psikolojik oyunlar bir anda boşa çıkarılmıştır.

Bu akıllıca yaklaşım sayesinde, Kürt vatandaşlarımızla aramıza sokulmak istenen düşmanlık ve ayrımcılık planları da temelinden sarsılmıştır.

Ve nihayet, bütün bu zihinsel, stratejik ve akılcı süreçlerin varıp dayanacağı bir ufuk çizgisi vardır.

Bütün bu somut adımların, bütün bu ezber bozan hamlelerin ardında yatan o büyük felsefi ve milli duruş, meselenin zirve noktasıdır.

Türk milletinin bu topraklardaki binlerce yıllık varoluş savaşını, gelecek yüzyıllara nasıl taşıyacağımızı,günü, ayı, yılı değil; asırları düşünmektir…

Sözün özü Türk cihan hakimiyeti mefkuresinin, Kızılelma ufkunun 21. Yüzyıl şartlarında nasıl yeniden yeşerebileceğinin derin tefekkürüdür bu.

Yani çizilen vizyon, emperyalizmin oyuncağı olmuş bir Türkiye değil;

Kendi göbeğini kendi kesen, içeride birliğini kavi kılmış, dışarıda ise bileği bükülmez bir “Türkiye Yüzyılı” şafağıdır.

Yarım asra yakın bir süredir asimetrik savaşa ve terörle mücadeleye ayrılan devasa ekonomik, askeri ve psikolojik kaynakların; doğrudan teknolojiye, endüstriyel kalkınmaya, eğitime ve bölgesel refahın artırılmasına kanalize edildiği bir ekonomik ve politik yapı vizyonu çizilmektedir.

Bugün Türkiye’nin önünde iki yol vardır: Ya küresel sermayenin bizim için yazdığı o kanlı, çatışmalı, içten içe çürüyen parya devlet rolünü kabulleneceğiz;

Ya da günlük siyasi menfaatleri elimizin tersiyle itip, kendi oyunumuzu kurup, bütün ezberleri bozup, iç cepheyi çelik gibi tahkim ederek küresel fırtınaların ortasında Türkiye Yüzyılı’nı başaracağız.

Tarih, bu kritik eşikte şahsi ikballerini değil, milletin ikbalini dert edinenleri altın harflerle yazacaktır.

Bizlere düşen ise bu muazzam devlet aklını sığ polemiklere kurban etmeden, hak ettiği o büyük ciddiyet ve idrak ile desteklemeye devam etmektir.

window.dataLayer = window.dataLayer || []; function gtag(){dataLayer.push(arguments);} gtag('js', new Date()); gtag('config', 'G-PPV6YT9CVE');