OKUL SALDIRILARININ GÖRÜNMEYEN ÖNCÜLLERİ: MAHALLE VE SOKAK DİNAMİĞİ

“Torpil patlattık diye bize polis ne yapacak ki?” diye sordu biri. Diğeri ise “Abi, biz polisin tabancasından bile korkmayız” dedi. Oturduğum mahalledeki parkta her akşam toplanan, gürültü yapan, torpil patlatan, alkol alan, çevreyi kirleten ve kamu mallarına zarar veren 14-18 yaş arası bir grubu, davranışlarını sürdürmeleri halinde polisi arayacağımı söyleyerek uyarmıştım. Aldığım yanıtlar beni şaşırtmıştı ama sakin kalmaya çalışarak, “Şu an böyle düşünüyorsunuz ama gözaltına alınıp ifade vermeye götürüldüğünüzde fikriniz değişir. Bu işler göründüğü kadar basit değil” dedim ve oradan ayrıldım.

Olay sıradan bir asayiş sorunu gibi başlasa da, birkaç ay süren bu taşkınlıklar mahallede ciddi huzursuzluk yarattı. Park, mahalle sakinlerinin nefes aldığı bir alan olmaktan çıkıp, dışarıdan gelen gençlerin kontrolüne geçti. Mahalle halkı polis ve belediyeye yoğun şikâyette bulundu. Sonuçta, polis daha hızlı müdahale etmeye başladı, belediye de parkı bu tür gruplardan korumak için tedbirler aldı ve sorun büyük ölçüde kontrol altına alındı.

Ancak bu “tatlıya bağlanmış” gibi görünen tablodan çıkarılması gereken önemli dersler var:

Birincisi, sıradan bir parkın kısa sürede suç odağına dönüşebilmesi. Aynı saatlerde aynı davranışlar tekrarlanıyor, birçok ihlal ya yaptırımsız kalıyor ya da müdahale gecikiyor. Bu durum, suçun normalleşmesini ve tırmanmasını doğrudan besliyor. Klasik “Kırık Pencereler Teorisi” mantığı burada da geçerli: Küçük düzensizlikler yaptırımla karşılanmayınca daha büyük ihlaller cesaret buluyor.

İkincisi, kamusal alanların aidiyet duygusunun erozyonu. Mahalle parkı, orada yaşayanların ortak malı olmalı. Ancak farklı mahallelerden gelen, tanınmayan gençler için bu alan “denetimsiz bölge” haline geliyor. Kendi mahallelerinde yapmayacakları şeyleri başka semtlerde rahatça yapabiliyorlar. Denetim mekanizması zayıflayınca sorumsuz davranışların yolu açılıyor.

Üçüncüsü, olumsuz davranışların belirgin bir tırmanma çizgisi izlemesi. Gürültü ve kirletmeyle başlayan süreç, arabaların üzerine çıkma, banklardan parça koparma, tuvaletini arabaların arasına yapma gibi eylemlere, en sonunda bıçak çekip ağaçları doğramaya kadar ilerliyor. Bu, sadece kural ihlali değil, ciddi bir şiddet eğiliminin erken işareti.

Küçük ihlallerden büyük şiddete: Tırmanma çizgisi

Geçen yaz yaşadığımız bu mahalle deneyimi, daha sonra Balçova’da yaşanan 16 yaşındaki lise öğrencisinin polis karakoluna silahlı saldırısı (iki polisimizin şehit olduğu olay) ile benim için anlam kazandı. Ardından Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta okullara yönelik silahlı saldırılar tüm ülkeyi sarstı. Bu vahim olaylar, park gibi gündelik mekânlardaki düşük yoğunluklu ihlallerin birikimiyle bağlantılı görünüyor. Bu olayların hiçbiri birdenbire ortaya çıkmıyor; arkasında uzun bir süreç var.

Bu yılın başlarında akşam saatlerinde yakınlardaki bir okulun bahçesinden gelen peş peşe patlama sesleri üzerine okula gittiğimde polisin okul bahçesinde inceleme yaptığını gördüm. Çocuklar veya gençler torpil patlatmak için bu kez okul bahçesini seçmişlerdi ve muhtemelen polisin geldiğini görünce kaçmışlardı. Bir zamanlar bizim kuşağımız için okul, öğretmen ve okul yönetiminin mutlak otoritesinin olduğu, sınırların net hissedildiği bir yerdi. Kulağının çekilmesi, azar işitmek, aileye şikâyet edilmek utanç yaratırdı. Bugün ise bu sosyal yaptırımlar büyük ölçüde zayıflamış durumda.

Peki bu olaylar tesadüf mü? Hayır. Gençler sınırları test eder. Eğer bu testlerde “sınır yok” veya “yaptırım yok” mesajı alırlarsa, davranışlar giderek ağırlaşır. Parkta naralar atmalar, saygısızlık, bıçaklama egzersizleri… Bunlar bir araya geldiğinde kuralların aşındığı, toplumsal sınırların erozyona uğradığı anlaşılıyor. Halbuki, toplumu ayakta tutan görünmeyen kurallardır – ne yapılır ne yapılmaz, nerede durulur – ve bu kurallar özellikle çocukluk ve ergenlikte öğrenilir. Kurallar ortadan kaybolduğunda, küçük ihlaller zamanla daha ciddi şiddet eylemlerine evrilir.

Kök nedenlerin anlaşılması ve süreç odaklı çözüm arayışı

TBMM’de Urfa ve Kahramanmaraş saldırılarından sonra “Okul Saldırılarını Araştırma Komisyonu” kurulması olumlu bir adım. Ancak sorunu yalnızca okul sınırları içinde ele almak yetersiz kalır. Çünkü okulda patlak veren şiddet, genellikle evde, mahallede, parkta ve sokakta başlayan bir sürecin sonucudur. Hatırlayalım, Ahmet Minguzzi bir pazar yerinde, Atlas Çağlayan ise bir kafenin önünde akranları tarafından bıçaklanarak öldürüldüler. Dolayısıyla, okul, şiddete uzanan bu sürecin görünür hale geldiği alanlardan sadece biridir.

Burada doğrudan nedensellik kurmak her zaman mümkün olmasa da, benzer davranış kalıplarının farklı mekânlarda tekrarlanması, düşük yoğunluklu norm ihlallerinden ağır şiddet eylemlerine uzanan bir sürekliliğin mevcut olduğu ihtimalini güçlendiriyor. Bu nedenle politika yapımında sadece sonuçlara değil, bu sonuçlara zemin hazırlayan nedenlere de odaklanmak şart. Bu nedenler:

• Ailelerde denetim ve otorite kaybı, parçalanmış yapılar veya aşırı hoşgörü.

• Akran gruplarının ve çeteleşme eğiliminin güçlenmesi.

• Cezasızlık algısının yaygınlaşması (gecikmeli müdahaleler, yasal indirimler).

• Sosyal medya ve dijital dünyanın şiddeti normalleştirme etkisi.

• Utanç ve sorumluluk duygusunun erozyonu.

Bu sorun Türkiye’ye özgü değil; birçok ülkede gençlik şiddeti biçim değiştirerek devam ediyor veya artıyor. Ancak olumsuz yerel dinamikler – hızlı şehirleşme, eğitim sistemindeki disiplin boşlukları, değerler krizi – durumu daha da belirginleştiriyor.

Sonuç olarak, meseleye olay odaklı değil, süreç odaklı yaklaşılması gerekiyor. Küçük ihlallerin yaptırımla karşılaşmadığı bir ortamda, sınırların aşınması kaçınılmazdır. Kalıcı çözüm için erken müdahale şart:

• Ailelere destek programları ve ebeveynlik eğitimi,

• Okullarda disiplin ile karakter eğitiminin dengeli biçimde güçlendirilmesi,

• Kamusal alanlarda hızlı ve tutarlı yaptırım (polis-belediye koordinasyonu),

• Sosyal ve dijital medya sorumluluğu,

• Ceza adaleti ile sosyal hizmetlerin caydırıcılık-rehabilitasyon dengesini gözeten entegrasyonu.

Mahalle parkındaki gözlemlenen davranışlar aslında daha büyük bir tablonun erken uyarısıydı. Bu tür kişisel gözlemler ve resmi veriler bir araya geldiğinde, sorunun ciddiyeti netleşiyor. Artık inkâr edilemeyecek bir gerçekle karşı karşıyayız: Toplumsal sınırlarımızı yeniden güçlendirmek, gençlerimize hem özgürlük hem de sorumluluk duygusu kazandırmak zorundayız. Aksi takdirde, park taşkınlıklarından okul saldırılarına uzanan zincir uzamaya devam edecek.

Bu tabloyu değiştirmek, ilgili aktörlerin – ailelerin, eğitimcilerin, devletin ve toplumun – birlikte sorumluluk almasıyla mümkün olabilir. Erken ve kararlı adımlar atıldığında hem çocukları ve gençleri korumak hem de toplumsal huzuru tesis etmek mümkün olabilecektir.

window.dataLayer = window.dataLayer || []; function gtag(){dataLayer.push(arguments);} gtag('js', new Date()); gtag('config', 'G-PPV6YT9CVE');