Yukarıkızılca’dan Yükselen Sesin Hukuki ve Vicdani Karşılığı

19 Temmuz Pazar günü Yukarıkızılca’da yalnızca bir basın açıklaması yapılmadı. Kemalpaşa’nın toprağına, suyuna, ormanına ve geleceğine sahip çıkan güçlü bir irade ortaya konuldu.

Yukarıkızılca’da planlanan kurşun ve çinko madenciliği faaliyetine karşı bir araya gelen bölge halkının, sivil toplum kuruluşlarının, meslek odalarının ve yurttaşların söylediği söz son derece açık ve anlaşılırdı:

Yaşam alanlarımızı koruyun.

Bu itirazı yalnızca “madene karşı olmak” şeklinde değerlendirmek, meselenin özünü görmemektir. Burada söz konusu olan; maden sahasının içme suyu kaynaklarına yakınlığı, orman dokusu, verimli tarım alanları, bölgenin ekolojik dengesi ve hepsinden önemlisi insan sağlığıdır.

Bunlar birtakım duygusal ya da ideolojik kaygılar değildir. Bilimin, çevre hukukunun ve hayatın bize gösterdiği gerçek risklerdir.

Tam da bu nedenle Yukarıkızılca’da yükselen sesin yalnızca vicdani değil, hukuki bir karşılığı da vardır.

Anayasa’nın 56. maddesi çok açıktır:

“Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.”

Üstelik Anayasa, çevrenin korunmasını yalnızca devlete değil, vatandaşlara da bir ödev olarak yüklemektedir. Yani Yukarıkızılcalıların toprağına, suyuna ve yaşam alanlarına sahip çıkması yalnızca bir hak değil; aynı zamanda gelecek kuşaklara karşı yerine getirdikleri bir sorumluluktur.

Çevre hakkı, ekonomik gerekçeler ileri sürüldüğünde kolaylıkla vazgeçilebilecek, ikinci planda tutulabilecek bir hak değildir. Çünkü çevre hakkı; yaşam hakkıyla, sağlık hakkıyla ve insan onuruna yaraşır bir hayat sürme hakkıyla doğrudan bağlantılıdır.

Elbette ülkemizin doğal kaynakları değerlendirilecektir. Elbette madencilik, ekonomik hayatın önemli alanlarından biridir. Ancak asıl mesele madenciliğin gerekli olup olmadığı değil; nerede, nasıl ve hangi bedel karşılığında yapılacağıdır.

Her yerde madencilik yapılabilir mi?
İçme suyu kaynaklarının yanı başında mı?
Verimli tarım arazilerinin ve orman ekosisteminin içinde mi?
Bir bölgenin bugünü ve geleceği riske atılarak mı?

Hukukun, bilimin ve siyasetin cevaplaması gereken esas sorular bunlardır.

Çevre hukukunun temelinde “ihtiyat ilkesi” vardır. Bunun anlamı şudur: Bir faaliyetin doğurabileceği zararın gerçekleşmesini bekleyip daha sonra çözüm arayamazsınız. Ciddi ve geri döndürülemez bir zarar ihtimali varsa kamu otoriteleri önceden harekete geçmek, gerekli bütün bilimsel incelemeleri yapmak ve koruyucu tedbirleri almak zorundadır.

Çünkü söz konusu olan su, toprak ve orman olduğunda “zarar meydana gelsin, sonra telafi ederiz” anlayışının karşılığı yoktur.

Bir diğer önemli konu da halkın karar alma süreçlerine katılımıdır. Çevresel Etki Değerlendirmesi, yani ÇED süreci, yalnızca dosyaların hazırlanıp teknik raporların birbirine eklenmesinden ibaret görülemez. O bölgede yaşayan insanların ne söylediği, hangi kaygıları taşıdığı ve neye itiraz ettiği gerçekten dinlenmelidir.

Çünkü o toprağın üzerinde yaşayacak olan, o sudan içecek olan, tarım yapacak olan ve alınan kararın sonuçlarıyla karşılaşacak olan bölge halkıdır.

İnsanların yaşam alanları hakkında karar verirken onları yalnızca şeklen dinlemek, katılım değildir. Gerçek katılım; itirazların ciddiyetle değerlendirilmesini, bilimsel verilerin açıkça paylaşılmasını ve sürecin başından sonuna kadar şeffaf yürütülmesini gerektirir.

Sürdürülebilir kalkınma dediğimiz anlayış da tam olarak budur. Kalkınmaya karşı çıkmak değildir. Kalkınmanın doğayı yok etmeden, insanı ve yaşamı merkeze alarak gerçekleştirilmesidir.

Bugün elde edilecek ekonomik kazanç ile yarın kaybedilecek suyu, toprağı ve tarımsal üretimi aynı terazide tartamayız. Çünkü ekonomik kazancın bir karşılığı bulunabilir; ancak kaybedilen bir yaşam alanının her zaman karşılığı yoktur.

Ben bu satıra kadar yalnızca bir hukukçu gibi yazdım.

Şimdi her şeyden önce bu ilçenin bir evladı, bir Kemalpaşalı olarak yazıyorum.

Kemalpaşa’nın bereketini de değerini de biliyorum. Kirazıyla, zeytiniyle, üzümüyle, dereleriyle, ormanlarıyla, köyleriyle var olan bu ilçenin gerçek zenginliğinin yalnızca yerin altında olmadığını çok iyi biliyorum.

Kemalpaşa’nın asıl zenginliği yerin üstündedir.

Toprağındadır, suyundadır, ağacındadır, üreticisindedir ve burada yaşam kuran insanındadır.

Yukarıkızılca’da yükselen ses, bize çok net ama hayati bir soru soruyor:

Bir maden çıkarıldıktan sonra başka bir maden sahası bulunabilir. Peki kaybedilen bir su kaynağının, yok edilen bir ormanın, ağır metallerle kirlenen bir toprağın ve bozulan bir ekosistemin yerine ne koyacağız?

Bu soruya yalnızca mevzuat maddeleriyle cevap veremeyiz. Cevabı hukukta olduğu kadar bilimde, vicdanda ve çocuklarımıza karşı taşıdığımız sorumlulukta aramak zorundayız.

Bu konu siyaset üstüdür. Öte yandan ise siyasetin görevi de insanların itirazını küçümsemek ya da onları alınmış kararların sonuçlarına razı etmek değildir. Siyasetin görevi; halkın sesini duymak, bilimin uyarılarını dikkate almak ve kamu yararını kararlılıkla korumaktır.

Çünkü bir ilçenin gerçek serveti yalnızca yerin altındaki cevher değildir.

Asıl servet; üzerinde güvenle yaşayabildiğimiz toprak, içebildiğimiz temiz su, ürün alabildiğimiz bereketli tarım alanları ve çocuklarımıza bırakabileceğimiz sağlıklı bir çevredir.

Yukarıkızılca’nın söylediği söz budur.

Bu söz ne yalnızca bir mahallenin ne de yalnızca bugünün meselesidir. Bu, bütün Kemalpaşa’nın ve bizden sonra burada yaşayacak çocuklarımızın geleceğiyle ilgilidir.

Bu nedenle Yukarıkızılca’dan yükselen sese kulak vermek yetmez.

O sese sahip çıkmak gerekir

window.dataLayer = window.dataLayer || []; function gtag(){dataLayer.push(arguments);} gtag('js', new Date()); gtag('config', 'G-PPV6YT9CVE');