Bugün 4 Nisan Dünya Sokak Hayvanları Günü. Dünyanın pek çok yerinde bu tarih, sokakları paylaştığımız sessiz dostlarımızın yaşam koşullarını iyileştirmek, farkındalık yaratmak ve “birlikte yaşamı” yüceltmek için anılıyor. Ancak ülkemiz için bu tarihi bir “kutlama” olarak değerlendirmek, ne yazık ki gerçeklikle örtüşmemektedir. Zira Türkiye’de sokak hayvanlarının sokakta yaşama hakkı, son yıllarda yapılan yasal düzenlemeler ve uygulamalarla ciddi biçimde tartışmalı hale gelmiştir.
Son dönemde 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu etrafında şekillenen düzenlemeler ve “sokakların güvenliği” başlığı altında yürütülen politikalar, çözüm üretmekten ziyade hayvanların kamusal alandan uzaklaştırılmasına dayalı bir yaklaşımı güçlendirmiştir. Konuya veriler üzerinden baktığımızda ortaya çıkan tablo çarpıcıdır: Türkiye’de yaklaşık 1400 belediye bulunmasına rağmen, hayvan bakımevi sayısı yaklaşık 300 civarındadır. Mevcut barınak kapasitesinin ise yaklaşık 100 bin civarında olduğu ifade edilmektedir. Buna karşın sahipsiz hayvan popülasyonu; özellikle birkaç milyon köpek ve çok daha yüksek sayıda kedi ile ifade edilmektedir. Bu durum, tüm hayvanların barınaklara alınmasının mevcut kapasite ile sürdürülebilir olmadığını açıkça göstermektedir.
Tam da bu noktada tarihsel bir karşılaştırma dikkat çekicidir. Osmanlı döneminde, vakıflar aracılığıyla sokak hayvanlarının beslenmesini ve korunmasını sağlayan sistemler kurulmuş; hayvanların yaşam hakkı toplumsal sorumluluğun bir parçası olarak görülmüştür. Bugün ise, bu tarihsel şefkat kültürü ile günümüz uygulamaları arasındaki mesafe, üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir sosyolojik dönüşüme işaret etmektedir.
Peki, kapasite açısından sürdürülebilir olmayan bir “toplama” yaklaşımında ısrar edilmesi ne anlama gelmektedir?
Bu sorunun yanıtı, mevcut bakımevlerinin koşullarında gizlidir. Bir sağlık bilimci olarak ifade etmek gerekir ki; birçok barınakta kapasite aşımı, yetersiz hijyen koşulları, sınırlı veteriner hizmetleri ve yetersiz beslenme gibi sorunlar dikkat çekmektedir. Bu tür ortamlar, enfeksiyon hastalıklarının yayılması ve hayvan refahının ciddi biçimde bozulması açısından yüksek risk taşımaktadır. Dolayısıyla bu yapılar, ideal anlamda birer rehabilitasyon merkezi olmaktan uzaklaşarak yüksek mortalite riski barındıran kapalı alanlara dönüşebilmektedir.
Siyaset bilimi literatüründe Michel Foucault tarafından ortaya konan “biyopolitika” kavramı, devletlerin hangi yaşamların korunacağına ve hangilerinin göz ardı edileceğine karar verme süreçlerini açıklar. Bugün sokak hayvanlarına yönelik politikaların, bu çerçevede değerlendirilmesi mümkündür. Hayvanların kamusal alandan dışlanması, onları görünmez kılmakta ve yaşam haklarını dolaylı biçimde sınırlandırmaktadır.
Oysa çağdaş halk sağlığı yaklaşımı, insan sağlığı, hayvan sağlığı ve çevre sağlığının birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini vurgulayan One Health (Tek Sağlık) modelini temel almaktadır. Bu yaklaşım, sokak hayvanlarının yok sayılması değil, bilimsel ve etik temelde yönetilmesini gerekli kılar.
Bugün kendimize sormamız gereken temel soru şudur: Sokaklarında hayvanların olmadığı, mahalle kültürünün canlı unsurlarının ortadan kaldırıldığı bir şehir, gerçekten sağlıklı ve yaşanabilir bir şehir midir?
Bu 4 Nisan’da kutlama yapmıyoruz. Sokaklardan koparılan, yaşam alanlarından uzaklaştırılan ve çoğu zaman sessizce yok olan canlılar için bir farkındalık çağrısı yapıyoruz. Çünkü yaşam hakkı yalnızca insanlara ait değildir; o hak, bu dünyayı paylaştığımız tüm canlıların en temel hakkıdır.