Her yıl 19 Haziran, Birleşmiş Milletler tarafından "Çatışmalarda Cinsel Şiddetin Ortadan Kaldırılması Uluslararası Günü" olarak anılmaktadır. İlk bakışta bugünün yalnızca savaş bölgelerinde yaşanan insanlık suçlarına dikkat çektiği düşünülebilir. Oysa gerçek çok daha kapsamlıdır. Çünkü cinsel şiddet yalnızca çatışma bölgelerinde değil; evlerde, sokaklarda, iş yerlerinde, okullarda, dijital platformlarda ve hatta en güvenli olması gereken yaşam alanlarında da varlığını sürdürmektedir.
Bugün dünyada milyonlarca kadın, erkek, kız ve erkek çocuğu ile farklı kırılganlıklar taşıyan bireyler için cinsel şiddet hâlâ günlük yaşamın görünmeyen tehditlerinden biridir. Bu nedenle meseleyi yalnızca kadınlara özgü bir sorun olarak ele almak, hem gerçekliği çarpıtır hem de mücadele kapasitemizi zayıflatır.
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)'nün 2021 tarihli kapsamlı araştırmasına göre dünya genelinde her üç kadından biri yaşamı boyunca fiziksel veya cinsel şiddete maruz kalmaktadır; bu oran yaklaşık 736 milyon kadına karşılık gelmektedir. Ancak bu rakamın yalnızca fiziksel ve cinsel şiddeti birlikte kapsadığını, salt cinsel şiddete ilişkin tahminlerin bağımsız olarak çok daha yüksek seyredebileceğini vurgulamak gerekir. Daha da çarpıcı olan ise birçok vakanın hiç rapor edilmemesidir; uzmanlar, bildirilmeyen vakalar hesaba katıldığında gerçek tablonun çok daha ağır olduğunu belirtmektedir.
Cinsel şiddete maruz kalanlar yalnızca kadınlar değildir. BM verilerine ve çatışma bölgelerindeki saha raporlarına göre erkekler ve erkek çocukları da —özellikle silahlı çatışma ortamlarında ve gözaltı koşullarında— cinsel şiddete uğramaktadır. Bu grupta sessizlik daha da derindir: Hem toplumsal damgalanma korkusu hem de hukuki mekanizmaların yetersizliği, erkek mağdurların destek sistemlerine erişimini ciddi biçimde kısıtlamaktadır.
Cinsel şiddeti yalnızca bireysel bir suç olarak değerlendirmek eksik bir bakış açısıdır. Çünkü cinsel şiddet aynı zamanda bir insan hakları ihlali, bir halk sağlığı sorunu ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin en görünür sonuçlarından biridir. Araştırmalar, cinsel şiddetin mağdurlar üzerinde yalnızca fiziksel yaralanmalara neden olmadığını göstermektedir. Travma sonrası stres bozukluğu, depresyon, anksiyete, uyku bozuklukları, kronik ağrı, madde bağımlılığı ve intihar girişimleri gibi uzun süreli sağlık sorunları yıllarca devam edebilmektedir. Bu nedenle sağlık sistemlerinin yalnızca tedavi edici değil, koruyucu ve önleyici politikalar geliştirmesi büyük önem taşımaktadır.
Özellikle kadınlar açısından bakıldığında cinsel şiddet, toplumsal eşitsizliklerin hem nedeni hem de sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Eğitim fırsatlarına erişimdeki eşitsizlikler, ekonomik bağımlılık, karar alma mekanizmalarında yetersiz temsil, ayrımcı kültürel normlar ve güç dengesizlikleri şiddeti besleyen temel faktörler arasında yer almaktadır.
Dünya Ekonomik Forumu'nun Küresel Toplumsal Cinsiyet Uçurumu Raporları yıllardır benzer bir eğilimi belgelemektedir. Bu verilerden hareketle, kadınların ekonomik ve siyasi yaşama katılımının artmasıyla şiddetle mücadele kapasitesinin de güçlendiğini öne süren çok sayıda akademik çalışma mevcuttur. Başka bir ifadeyle kadınların güçlenmesi yalnızca bir eşitlik meselesi değil, aynı zamanda şiddetin önlenmesi için kanıta dayalı etkili bir stratejidir.
Tarihsel olarak kadın ve erkek bedenleri silahlı çatışmaların sistematik bir silahı hâline getirilmiştir. Bosna-Hersek'te, Ruanda'da, Irak'ta, Suriye'de ve pek çok başka çatışma bölgesinde bu tablo belgelenmiştir. Uluslararası Eski Yugoslavya Ceza Mahkemesi (ICTY) ve Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICTR), sistematik cinsel şiddeti savaş suçu ve insanlığa karşı suç olarak tescil eden emsal kararlar vermiştir. Bu kararlar uluslararası hukukta tarihsel bir dönüşümü simgelemektedir; artık cinsel şiddet, yalnızca bireysel bir suç değil, insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak tanınmaktadır.
Ancak savaşların olmadığı toplumlarda da tablo kaygı vericidir. BM Kadın Birimi verileri, kadınlara yönelik şiddetin büyük bölümünün —cinayetlerde yaklaşık yüzde kırk oranında— yakın partner ya da aile üyesi tarafından gerçekleştirildiğini ortaya koymaktadır. Bu durum, sorunun yalnızca bir güvenlik değil, aynı zamanda kültürel ve toplumsal dönüşüm meselesi olduğunu açıkça göstermektedir.
Cinsel şiddetle mücadelede erkeklerin rolü, hem zorunlu hem de dönüştürücüdür. BM'nin MenEngage girişimi başta olmak üzere pek çok uluslararası program, erkek ve erkek çocuklarının aktif katılımının önleme stratejilerini köklü biçimde güçlendirdiğini belgelemektedir. Erkek müttefikler; okulda, iş yerinde, spor kulübünde ve gündelik ilişkilerde zararlı tutumları sorgulayan, farkındalık yaratan ve sessizliği kıran bireyler olarak toplumdaki eşitlik kültürünün inşasında kritik bir işlev üstlenmektedir. Cinsel şiddet, failleri ne olursa olsun, insanlığın ortak sorunudur.
Peki ne yapılabilir? Soyut çağrıların ötesine geçmek zorunludur. Somut politika adımları şu başlıklar altında ele alınabilir:
· Okullarda kapsamlı, müfredata entegre cinsel eğitim ve rıza kültürü programlarının yaygınlaştırılması.
· Cinsel şiddet mağdurlarına yönelik entegre destek merkezlerinin (sağlık, hukuk, psikolojik destek) güçlendirilmesi ve 7/24 erişilebilir kılınması.
· Medyanın ve dijital platformların toplumsal cinsiyet temelli şiddeti normalleştiren içeriklere karşı etkin denetim mekanizmaları geliştirmesi.
· Yerel yönetimlerin şiddeti önlemeye yönelik bütçe kalemleri oluşturması ve sivil toplum kuruluşlarıyla kalıcı ortaklıklar kurması.
· Sağlık profesyonellerinin, hâkimlerin ve kolluk kuvvetlerinin cinsel şiddet vakalarına yaklaşımında travma odaklı eğitim almasının zorunlu hâle getirilmesi.
Toplumsal cinsiyet eşitliği, yalnızca kadınların haklarını savunmak anlamına gelmez. Eşitlik; daha sağlıklı aileler, daha güvenli toplumlar, daha güçlü ekonomiler ve daha demokratik bir gelecek demektir. Bu nedenle cinsel şiddetle mücadele yalnızca hukukçuların, sağlık çalışanlarının veya kadın örgütlerinin görevi değildir. Eğitim sisteminden medyaya, siyasetten yerel yönetimlere kadar tüm kurumların ve her bireyin ortak sorumluluğudur.
Bir akademisyen ve kadın hakları savunucusu olarak inanıyorum ki şiddetin olmadığı bir toplum, ancak eşitliğin içselleştirildiği bir toplumda mümkündür. 19 Haziran bize yalnızca mağdurları hatırlatmaz; aynı zamanda sessiz kaldığımız her anın, adaletin gecikmesine ve şiddetin sürmesine katkı sunduğunu da hatırlatır. Çünkü cinsel şiddet yalnızca mağdurların değil, insanlığın ortak yarasıdır. Ve hiçbir insanın bedeni —kadın, erkek, çocuk— savaşın, gücün, baskının ya da tahakkümün aracı değildir.
Eşitliğin olmadığı yerde özgürlük, özgürlüğün olmadığı yerde ise gerçek barış mümkün değildir."