Bugün emekli aylıkları üzerinden yürütülen tartışma, aslında çok daha temel bir soruyu önümüze koymaktadır: Bir ülkede yıllarca çalışmış, prim ödemiş bir yurttaş, emekli olduğunda hayatını sürdürebilecek mi, yoksa yalnızca “idare etmeye” mi zorlanacaktır? Emekli maaşları artık refahın değil, yoksulluğun yönetildiği bir alana sıkıştırılmıştır. Bu tablo, ekonomik tercihlerden bağımsız değildir; gelir dağılımının kimden yana kurulduğunu, kamusal kaynakların kimleri koruduğunu ve sosyal devlet ilkesinin hangi noktada geri çekildiğini açıkça göstermektedir. Emeklinin yaşadığı geçim sıkıntısı bireysel değil, yapısal bir adalet sorunudur.

Emekli aylıkları tartışması, artık teknik bir “zam oranı” meselesi olmaktan çıkmış, sosyal devlet ilkesinin ne ölçüde hayata geçirildiğinin açık bir göstergesine dönüşmüştür. Bugün konuşulan rakamlar, emeklinin refahını değil, yoksulluğun hangi seviyede kabullenileceğini tartışmaya açmaktadır.

Kamuoyunda 20 bin lira bandı etrafında yürüyen tartışma, fiilen sağlanmış bir iyileştirmeyi değil; artan hayat pahalılığı karşısında emeklinin asgari yaşam koşullarını dahi karşılayıp karşılayamayacağını göstermektedir. Bu tutarın, barınma, gıda, sağlık ve ulaşım gibi temel giderler karşısında yetersiz kaldığı, artık istatistiklerle değil, günlük hayatın kendisiyle ortadadır.

Bu noktada CHP Genel Başkanımız Özgür Özel’in son açıklamaları, emekli meselesini yalnızca ekonomik değil, sosyal adalet ve hak temelli bir çerçevede ele almaktadır. Tartışılan rakamların “müjde” olarak sunulamayacağı, emeklinin alım gücünü korumaktan uzak olduğu yönündeki bu değerlendirme, sosyal devlet anlayışının doğal bir sonucudur.

Bir hukukçu olarak hatırlatmak gerekir ki; sosyal devlet, yalnızca piyasa dengelerini gözeten bir yapı değildir. Sosyal devlet, özellikle çalışma yaşamını tamamlamış bireyleri yoksulluk riskine karşı korumakla yükümlüdür. Emeklilik sistemi, bir yardım mekanizması değil; yıllarca ödenen primlerin karşılığı olan kazanılmış haklar rejimidir.

Bugün gelinen noktada sorun, yalnızca maaşların düşüklüğü değildir. Asıl sorun, gelir dağılımındaki adaletsizliğin derinleşmesi ve bu adaletsizliğin sosyal güvenlik sistemi içinde de görünür hale gelmesidir. Yüksek gelir grupları lehine işleyen ekonomik düzen, emeklileri reel gelir kaybı ile baş başa bırakmaktadır. Bu durum, sosyal devlet ilkesinin zayıfladığını göstermektedir.

Emeklilerin talep ettiği artışlar, ayrıcalık istemi değildir. Bu talepler, insan onuruna yaraşır bir yaşam standardının korunmasına yöneliktir. Seyyanen artış, intibak ve taban maaş tartışmaları bu nedenle gündeme gelmektedir. Bunlar, popülist değil; sosyal adalet eksenli taleplerdir.

Unutulmamalıdır ki emekli aylıkları, bir ülkenin ekonomik tercihleri kadar, toplumsal vicdanını da yansıtır. Emeklilerin yoksulluk sınırının altında yaşadığı bir düzen, büyüme rakamları ne olursa olsun, sosyal devlet iddiasını taşıyamaz.

Sonuç olarak emekli aylıkları meselesi, geçici oran artışlarıyla geçiştirilemeyecek kadar yapısaldır. Gerçek çözüm; emeklinin alım gücünü koruyan, gelir adaletini önceleyen ve sosyal güvenliği yeniden hak temelli bir zemine oturtan politikaların hayata geçirilmesidir. Bu, bir siyasi tercih olduğu kadar, anayasal bir sorumluluktur.