6 Şubat…
Takvim yaprağında bir tarih değil artık.
Bu ülkede hukukun, vicdanın ve sorumluluk duygusunun aynı anda sınandığı bir kırılma anı.

“Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil” demiş ya şair…
Depremden bu yana konuşan herkes biraz bu cümlenin içinde sıkıştı kaldı. Çok kez yazıldı, söylendi ama şimdiye kadar etkin bir adım ya da adaletin sağlanması maalesef mümkün olmadı. Üç yıl geçti gitti…
Ama bir hukukçu olarak biliyorum ki; suskunluk bazen tarafsızlık değil, gecikmiş adalete ortaklıktır. Bu nedenle de tekrar tam da yıldönümünde yazmak istedim.

Bu yaşanan, yalnızca bir doğal afet değildir.
Doğa yer kabuğunu hareket ettirmiştir, evet.
Ama binaları mezara çeviren şey, doğa değil;
ihmal, denetimsizlik, rant ve cezasızlık kültürüdür.

Hukuk çok net söyler:
Felaket kaçınılmaz olabilir; sonuç kaçınılmaz değildir.

Bugün konuşmamız gereken, “kader” değildir.
Çünkü hukukta kader diye bir savunma yoktur.
Hukuk; öngörülebilir risk karşısında alınmayan önlemleri sorumluluk olarak tanımlar.

Deprem yönetmelikleri vardı.
Bilim insanları yıllardır uyarıyordu.
Risk biliniyordu.

O hâlde soru şudur:
Bilinen bir risk karşısında gereğini yapmayanlar,
yapmayanları denetlemeyenler
ve bunu görüp susanlar
hangi sorumluluğun dışında kalabilir?

Adalet, yalnızca bir gün mahkeme salonunda verilen karar değildir.
Adalet; bu korkunç acıların tekrar etmemesi için kurulan sistemdir.

Eğer bugün bu dosyalar sürüncemede kalırsa,
eğer sorumluluk zinciri en alttan koparılırsa,
eğer suçlar cezasız kalıp, ibret olmazsa böylece hiçbir şey değişmezse
şunu bilmeliyiz:
Bu ülkede bir sonraki yıkımın zemini de atılmış olur.

Mağdur olanların kaybı telafi edilemez.
Ama adaletsizlik ikinci bir yıkımdır
ve o, hâlâ durdurulabilir.

Bir hukukçu olarak şunu söylemek zorundayım:
Ceza, intikam değildir.
Ceza, toplumsal hafızadır.

Cezasızlık ise unutmanın resmî adıdır.

6 Şubat’ta kaybettiklerimizi geri getiremeyiz.
Ama hukuku işletmezsek,
bir gün yeniden aynı cümleyi kurarız:

“Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil.”