Bir aydır Türkiye gündemini meşgul eden "Mutlak Butlan" kararı ve sonrasında CHP’de yaşananlar, çıplak bir gerçeği gözler önüne seriyor: Karşımızda, AKP’nin "kendisinden iktidarı talep etmeyen, evcil bir muhalefet" arzusuyla şekillendirdiği bir siyasal müdahale var. Ve maalesef, iktidarın arzularına amade olan ve söylem düzeyinde Cumhur İttifakı'na eklemlenen "kaybetmekte mahir" bir kayyum yönetimi.

Genel Merkezde geçen hafta konuşan, mahkemenin tedbir kararıyla o koltuğa "atanmış" Kemal Kılıçdaroğlu’nun sözleri gerçekten ibretlikti. Yolsuzluk iddiaları, arınma retorikleri ve pavyon polemikleri bir tarafa; ABD Büyükelçisi Tom Barack’ın Türkiye’ye biçtiği rolle uyumlu "Osmanlı topraklarında var olma" dili, konuşmanın adeta İletişim Başkanlığı kalemiyle yazıldığı algısını doğurdu. CHP Genel Başkanı olduğu 13 yıllık dönemde Cumhur İttifakı'nın Neo-Osmanlıcı politikalarına tek cümle destek olmayan Kılıçdaroğlu’nun, bu ifadeleri seçmesini nasıl okumalıyız? Görünen köy kılavuz ister mi?

Özgür Özel ve ekibinin, parti içindeki mücadele çabası bir yere kadar. Kemal Bey ve kraldan çok kralcı TGRT patentli ekibi, kurultay için toplanan 900 imzaya, kamuoyu baskısına ve halkın yükselen öfkesine rağmen kurultayı yapmamakta kararlı görünüyor. Bu durumu yok sayabilir miyiz? Sığındıkları tedbir kararının hukuki dayanağı çok tartışmalı ve Tüzük halen geçerli olmasına ve açıkça kurultayı zorunlu kılmasına rağmen ısrarla adım atmıyorlar. "Tedbir kararı elimizi kolumuzu bağlıyor, Yargıtay kararını bekliyoruz" tekerlemesi tam bir tutarsızlıktır. Ne hikmetse bu tedbir kararı, milletvekillerini toplu halde partiden ihraç etmeye engel olmuyor ama olağanüstü kurultay yapmaya engel teşkil ediyor! Kısacası hukuk ve tüzük; ancak kendi ajandalarına uygunsa uygulanan, aksi halde çiğnenen kağıtüzerindeki yazılardan ibaret. Millet iradesiyle seçilen vekilleri doğrarken tedbir kararı elinizi kolunuzu bağlamıyor ama delegelerin büyük çoğunluğu olağanüstü kurultay talep ederken bağlıyor, öyle mi?

Herkesin gözü önünde, ülkenin ana muhalefet partisine yapılan açıkça bir anti-demokratik müdahaledir. Kin ve ihtirasın önünde hiçbir kanun duramıyorsa, başında kayyum olan bir CHP, artık ana muhalefet partisi değil, felç edilmiş bir yapıdan başka şey değildir.

Seçilmiş genel başkanı ve kurulları devre dışı bırakılmış, arkasından oyunlar çevrilen bir yapıda "baba ocağı" edebiyatı yapmak beyhudedir. Paralize edilmiş bir CHP ile iktidar aramaktansa, çölde ağaç gölgesi aramak daha gerçekçidir. Bu CHP, açıkça dizayn edilmiş, Cumhur İttifakı'nın iradesine mahkum ve onun gizli ortağı haline getirilmiş bir CHP'dir.

Böyle bir durumda da, iktidara alternatif bir örgütlü parti yapısı kurulması, tercih değil zorunluluk olur. Bu iş ne kadar uzarsa, seçmenlerin tepkisi de desteği de savsamaya başlar. Enerji kaybolur. Rüzgar durulur. Yaşananlar, CHP içi çatışma yaftasıyla, bıkkın ve yorgun seçmen kitleleri için alternatifsiz iktidar algıları ile birleşerek, ülkenin bambaşka yerlere savrulmasına zemin hazırlar. Her geçen gün haksızlığa uğramış parti yöneticileri, iradesi yok sayılan partililer için eziyetten, zaman kaybından başka bir şeye dönüşmez.